------------------------------- Sitemizde lütfen yorum atarken ahlaki kuralları göz önünde bulundurarak yorum atalım... ----------------------------------- Sitemize kayıt olmanıza gerek yoktur... ---------------------------------- Yeni yazarlar aranmaktadır... ------------------------------- Sitemiz artık Googlede... ---------------------------- turkleroyun@hotmail.com' dan bana ulaşın..

19 Temmuz 2011 Salı

Dostoyevski - Beyaz Geceler


Dostoyevski, Beyaz Geceler
Dostoyevski, Beyaz Geceler
Petersburg’da Bir Hayalperest

Fyodor Dostoyevski, Beyaz Geceler: Bir Hayalperestin Anıları adlı uzun öyküsünü yazarken, yazar kişiliğini belirleyen olayların bir kısmını henüz yaşamamıştı. Ne hapse girmiş, ne idam edilmeyi beklerken önündeki tutuklunun ölümünü izlemişti; ne de “canlı canlı tabuta konma” olarak adlandırdığı Sibirya’ya sürgüne gitmişti. Başyapıtlarını yazmaya başladığı 1866 yılına daha neredeyse yirmi yıl vardı. Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin dev romanlarının iddiasını taşımaz ama kişiliğini açıkça ortaya koyan sevimli bir eserdir. Daha sonraki yıllarda yazarın üzerinde düşünmeyi sürdüreceği pek çok tema burada yer alır: insanın toplumdaki yeri, üzerindeki baskı, yalnızlık ve hepsinden önemlisi aşk. Bu ilk dönem eserleri bugün fazla ilgi çekmeseler de, dergide dizi halinde yayımlandığı sırada, derginin editörünün efsane biçimde ünlü eleştirmen Belinski’nin odasına dalıp, “Yeni bir Gogol doğdu” dediği bilinir. Belinski ve takipçileri bu iddiayı ciddiye alırlar ve Dostoyevski’yi, daha yirmi dört yaşındayken, geleceğin büyük Rus yazarı olarak görürler fakat bu ilk parlak dönem iki yıl bile sürmez. Özellikle Öteki adlı eseri bu hayal kırıklığının nedeni sayılır, beklenileni bulamaz eleştirmenler. Beyaz Geceler ise yayınladığında hemen beğenilir. Sürgüne gitmeden önce, yıllarca yazacak koşulları bulamayacak Dostoyevski’nin ilk döneminin sonundaki pırıltıdır.
Beyaz Geceler, altı bölümden oluşur ve dört gece süren bir aşk hikâyesini anlatır. İlk gece adını asla öğrenmediğimiz yirmi sekiz yaşındaki kahramanın -Dostoyevski’nin yaşı- Petersburg sokaklarında kendi başına gezmesiyle başlar. Dünyadan kopuk halini birinci tekil şahısta seslendiği ‘okur’a anlatır. İlk satırlarda fark edilmese de, anlatıcının yaşadıkları ile hayal ettikleri iç içe girmiştir. Üstelik gerçeklikten koptuğunun bilincindedir, dünyayı adeta ‘dışarıdan seyrediyordur’. 
Birden karşısına nehir kenarındaki korkuluklara dayanmış, ağlayan bir kız çıkar. Kıza saldıran bir başka adamdan kurtardığı için, birkaç dakika içinde kızın güvenini kazanır ve konuşmaya başlarlar. İlk dikkatini çeken şey kızın sevimli ve güzel olduğudur; hemen ardından kız onu, “güzelliğin yanında hiç bulunmayan bir şey” olarak tanımladığı aklıyla etkiler. Aslında ilk başta onları yakınlaştıran şey, her ikisinin de korkusudur. Kız saldırgan adamdan korktuğu için, genç ise kadınlardan korktuğu için, kol kola girerler, her ikisi de titriyordur. Ertesi gün tekrar buluşmaya karar verirler, kız yalnız ondan bir söz ister: “Ama bakın, bir şartla gelin (...) bana âşık olmayın” der. Bu söz verme anı, eserin hemen başında yer aldığı için ve gerçekte olamayacak denli hızlı geliştiği için, antik trajedilerin başlarındaki kehanetleri çağrıştırır, yazar okurun beklentilerinin yönünü belirlemiştir. Zaten anlatıcının genç kızı betimlemesinden, bakışındaki hayranlığı ve sevgiyi hisseder okur.
İkinci gece randevu yerine giderken çok heyecanlıdır kahraman. Gece boyunca önce kahraman kendini, dünya görüşünü ve nasıl bir hayalperest olduğunu anlatır; bir sonraki bölümdeyse adının Nastenka olduğunu öğrendiği genç kız ise, sıra ona geldiğinde, hayat hikâyesini anlatır.
Genç yazarın yazma serüveni
Eserin konusunu anlatmaya biraz ara vererek, yıllar önce okunmuş eserlerin zihinde nasıl kaldığına bakalım biraz da. Ne zaman okuduğumu hatırlamadığım Beyaz Geceler’den aklımda kalan tek şey, Neva nehri kıyısında ağlayan bir genç kızdı. Bir de sanırım eseri okuduğum yıllarda üzerimdeki Sartre ve Camus etkisiyle varoluşçuluk temaları barındırığı hayal meyal kalmıştı aklımda. Bu kez okurken çok farklı yerleri dikkatimi çekti. Her şeyden önce eserdeki nihilizm ya da varoluşçuluk yerine bu sefer genç bir yazarın, yazma serüveni hakkındaki düşüncelerinin çok daha fazla öne çıktığını hissettim.
Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’i üzerine yazılan çoğu makalede, gündelik yaşamın sıradanlığından ve boğucu toplumsal taleplerden sıkılmış ve bu yüzden farklı bir gerçeklik arayışına girmiş bir kahramandan söz edilir. Bunlar kuşkusuz Dostoyevski’nin takipçisi olan yirminci yüzyıl varoluşçu roman yazarlarını en etkileyen nedenlerdi. Gerçek yaşamın mutluluk aracı olmaktaki yetersizliği ele alındı hep, Dostoyevski de bunu en iyi anlatan yazardı. Fakat Beyaz Geceler’deki kahramanın yalnızlığının sadece toplumsal bir yabancılaşmayla açıklanabileceğini sanmıyorum. Kafka’nın romanlarındaki gibi sıradan işler (muhasebeci ya da satıcı) yapan modern çağın çarkları arasında sıkışmış bir karakter değil Dostoyevski’nin kahramanı, onu özel ve tek yapan şey, tam da hayalperestliği. Yazarın kitaba Bir Hayalperestin Anılarından alt başlığını vermiş olması ve kendini Nastenka’ya anlatırken en belirgin özelliği olarak hayalperestliğinden söz ediyor olması, sıradan bir toplumdan kopuş olarak algılanmayacağını gösteriyor. Dostoyevski’nin anlattığı tam da sanatçı kişiliğidir. Bir yazarın kurgu içindeki kayboluş anıdır anlattığı. Kendini anlatırken birden ancak üçüncü tekil şahısta anlatabileceğini söyleyerek, kendi dışına da çıkar karakter; kendisinin gözlemcisidir artık. İçinde hikâyesi oluşan bir yazarın yaşadıklarıdır anlattığı, yalnızlığı da bir sanatçının yaratı anında içinde bulunduğu kopuk ruh halidir. “Hafifçe göğsünü sızlatan ve heyecanlandıran karanlık bir his, yeni bir arzu baştan çıkarıcı biçimde gıcıklıyor ve huzursuz ediyor fantezisini ve bir dizi yeni hayali çağırıyor farkına varmadan. Küçük odada sessizlik hâkim; münzevilik ve tembellik okşuyor hayal gücünü; hafifçe alevleniyor hafifçe kaynıyor, tıpkı mutfakta, kendine bir kahve kaynatarak sessiz sakin vakit geçiren yaşlı Matryona’nın kahve fincanındaki su gibi. İşte hayal gücü artık hafifçe kıvılcımlar saçıyor (...) ”
Dostoyevski günlüklerinde de nasıl bir yazma sürecinden geçtiğini detaylarla anlatır. Bu eserinde yazma sürecinden çok, yazarın ruh hallerine, bir zorunluluk olan hayalperestliğine değiniyor. Âşık olmak kadar, âşık olmayı düşünmenin tatmin ediciliğinden söz ediyor. Yazarın (ya da hayalperestin) bir noktadan sonra kendini kurgunun içinde hissetmesini anlatıyor.
Kuşkusuz Beyaz Geceler sadece yazarlık süreci anlatan bir öykü değil. Dostoyevski aşkın her formunu göstermeyi başarıyor bu küçük eserde. Dostça sevmek, karşılıksız sevmek, sevilmeden sevmek ile başlayan ve çok tutkulu bir aşka dönüşen bir üçlü ilişki sığdırıyor dört geceye. Kadın kahramanı Nastenka’yı da çok duyarlı ve içten biri olarak kurduğu için, diyaloglar hem zekice hem de dürüstlükle ilerliyor. Dört gecede, iki genç arasındaki bunca duygusal paylaşım da bu sayede inandırıcı geliyor.

Hiç yorum yok: